Üstteki görselde, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 1914 yılı Mayısında Askeri Ataşe olarak görevdeyken Sofya’da yazdığı “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hâl” adlı eserin kapağını görmekteyiz. Mustafa Kemal Ruşen Eşref (Ünaydın) için imzalamış: “Kardeşim Ruşen Eşref Bey’e.”
Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey, bu eserin İstanbul’da Mütareke yıllarının başında yayımlandığını belirtmektedir. Eserin sahibi Mustafa Kemal Atatürk, “Bu kitap 1330 (1914) yılında yazılmıştır. Bazı nedenlerden dolayı basılması bugüne kadar gecikmiştir” demektedir.
Atatürk’ün bu eseri, çocukluk ve silah arkadaşı Kurmay Binbaşı Mehmet Nuri (Conker) Bey’in 330 (1913-1914) kışında verdiği konferansların bir araya toplanmasından oluşan, İstanbul Tanin Matbaası tarafından 330 (1914)’de yayımlanan “Zabit ve Kumandan (Subay ve Kumandan)” isimli eseri üzerine yaptığı değerlendirmedir:
(…)”Selanikli Kardeşim Kurmay Binbaşı Nuri Bey’e;
329 (1913-1914) senesi kışında 1. Tümen subay arkadaşlarına verdiğin konferansların 330 (1914) senesi Nisan’ında bir araya getirilmesiyle oluşan “Zabit ve Kumandan”ı, bu senenin ancak Mayıs ayında okuyabildim. Bu güzel ve çok kıymetli eserini okumakta birkaç gün geç kalmış olmakla cidden suçlanmayı hak ettim; fakat eser bir defa elime geçtikten sonra da onu birkaç defa okumaktan ve bilhassa bazı konularının candan gelmiş olan derin ve tesirli manalarını dimağıma yerleştirmekten aldığım zevk ve istifadenin kıymetini, sana bu düşüncelerin sebebi olabildiğin için teşekkür ederek takdir etmeyi bir borç bilirim. (Sofya, 1330)”
Ancak özgün eserin tıpkıbasımı yapılamamıştır. Aşağıda belirtilen kaynaklar incelendiğinde eserler arasında farklılıklar olduğu görülmektedir:
-“Sofya Ataşemiliteri Erkânıharbiye Kaymakamı M. Kemal, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal”, Minber Matbaası, İstanbul-Babıâli, 1334.
-“Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri”, Hazırlayan: Prof. Dr. Afet İnan, Türkiye İş Bankası Atatürk ve Devrim Serisi No:8, Ankara, 1959 içinde.
-“Zabit ve Kumandan ile Hasbihal”, Yayına Hazırlayan: Ruşen Eşref Ünaydın, İş Bankası Kültür Yayınları İş-Türk Ltd. Şti., İkinci Baskı, Ankara, 1962.
-“Nuri Conker – Kemal Atatürk, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal”, Hazırlayan: Em. J. Öğ. Alb. İsmet Gönülal – As. Tarih ve Arşiv Uzmanı Em. Topçu Bnb. Hüsamettin Ünsal, Kültür Bakanlığı Doğumunun 100. Yılında Atatürk Yayınları: 2, Ankara, 1981.
-“Subay ve Komutan ile Konuşmalar”, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1995.
Yukarıda belirtilen eserler arasında farklılıklar ise şöyledir:
1-) Eserin 1981 ve 1985 basımlarında yer alan “Tahsin Paşa” yerine, 1959 basımında “zevat”, 1962 basımında “zatlar” sözcüğü kullanılmıştır.
2-) 1959 ve 1962 basımlarında, “3.Ordu” ifadesi geçen yerlerde yalnızca “Ordu” ifadesi yer almıştır.
3-) Okuduğumuz bu paragraf ise yalnızca 1981 basımında yer almaktadır : “Ve artık rütbemizin önümüze çektiği başmaklara uymaktan umutsuz kalacak vicdanımızdan gelen sese uyarak, Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olan rahmetli Mahmut Şevket Paşa hazretlerine durumu bildirdik” yalnızca 1981 basımında yer almaktadır.
4-) ”Bir gün işittim ki, baba ocağım Selanik ve oradaki anam, kardeşim, bütün akraba ve yakınlarım, -mahiyetlerini anlattığım için vatanımdan kovulduğum zevat tarafından- düşmana hibe edilmiştir.” 1959 ve 1962 basımındaki bu ifade, 1995 basımında “mahiyetlerini anlatmaya muvaffak olamadığım zevat tarafından”, 1981 basımında “karakter ve tutumlarını anlatmaya bile dilimin varmadığı kişilerce” şeklindedir.
5-) “Bir gün, dudum ki, Hortacı Süleyman Camisi’nin minaresine çan taktırılmış ve orada yatan babamın kemikleri Yunan palikaryalarının kirli ayakları altında çiğnetilmiştir.” Bu paragraf 1981 ve 1995 basımlarında yer almıştır.
6-) Bu altı paragraf ise 1959 ve 1962 basımlarında yer almamıştır:
“Nuri!
Bundan sonra; Osmanlı milletinin, Osmanlı hükümetinin şiddetli müdafaa ve himayeye ihtiyacı lüzumundan; çöküş tarihimizden beri kaybettiğimiz memleketimizin eski kısımlarında İslamiyet’in ve Osmanlılığın adının ve işaretinin bile kalmamış olduğundan ve daha dün elimizden alınan Makedonya’mızdaki hayat ve İslamiyet’in mevcudiyetinden ve bütün bu felaketlerin “biz hepimiz harp meydanında serilmeden” görülmesi lazım geleceğinden ve buna karşılık namuslu atalarımızın yüksek vasıflarından bahsederek, “asırlardan beri sürmekte olan şu gazap ve felaketler silsilesinin” artık olduğu yerde kalması için bugünkü askerlere gösterdiğin çalışma gayesi ve “İstefanski Kilisesi’ndeki düşman generalinin hırslı atının ayağı altında hâlâ inlemekte olan yeniçeriyi kurtaramazsak Rumeli’de bugün zorla yurtlarına veda ettirilen masumların imdadına yetişmek” için yaptığın davetin feryadı beni ağlattı. Gözyaşlarım kurumadan “aynı felaketleri hiç olmazsa Meriç nehrinden bu tarafa” geçirmemek hususunda ettiğin nasihati bir dakika bile gözden uzak tutmamak lazım geldiğini, Bulgar Kralı Ferdinand’ın 14 Mayıs tarihli emrinin de tasdik etmekte olduğunu haber vereyim. Bu emir, bugün Meriç’in batısındaki 38. Bulgar Piyade Alayı’na “Senin adın Edirne’dir!” diyor ve bununla ilgili Bulgar milletine, Bulgar ordusuna denilmek isteniyor ki, “Edirne’yi unutmayın!”
Bulgar milleti de mektepteki çocuğunu “Edirne’yi biz aldık, Edirne bizimdir” şarkısıyla büyütülüyor.
Ey Osmanlı ordusu subayı!
Bulgar ordusunu, Sırp ordusunu, Yunan ordusunu, Romanya ordusunu ve bunların geceli gündüzlü çalışmalarının maksadını gözünüzün önüne getiriniz.
Ve ey Osmanlı ordusunun anası olan Osmanlı milleti! Bulgar milletini, Sırp milletini, Rum milletini, Romen milletini ve bunların çocuklarını yetiştirmekteki acelenin maksatlarını gözünüzün önüne getiriniz!
Ondan sonra ey ordu ve ey millet, ne yapmaya mecbur olduğunuzu elinizi vicdanınıza koyarak ve aklınızı başınıza toplayarak düşününüz!”
7-) Bu üç paragraf da 1959 ve 1962 basımlarında yer almamıştır:
“Hülagu, Timur, Cengiz ve erkek kadınlardan oluşan Türk ordusuyla Paris surlarına dayanmış olan Atilla’dan haberleri var mıdır? Yoksa bizim kumanda ve sevk ve idare ettiğimiz insanların bakışları Pandeli Yorgidis’in Rumca olduğunu iddia ettiği Anadolu ufuklarında mı sönüyor?
Ey millet! Ey 600 senelik çarşafa bürünmüş 5.000 senelik açık alınlı Türk kadını! O beş bin senelik gelenekleri bugünkü subayların kumandası altına verdiğin evlatlarına beşiklerinde iken şarkılarla anlattın mı? O şarkılarınla onlarla bir karakter yarattın mı?
Ey, genç subay, ey bugünün genç kumandanları! Galiba analarımızın sesleri, saçları gibi namahremdir. Bu sorularımıza cevap vermiyorlar.”
Son olarak aşağıdaki bu altı paragraf da eserin 1952 ve 1962 basımlarında yer almamıştır:
“Kumanda edilmeye alışılmamış olan Urban da bilhassa ilk zamanlarda kendi muhakemelerine dayanmada bazı aşırılıklara düşmüş ve acı tecrübelerden sonra nedamet göstermişlerdir. Mesela Tobruk’a varışımızda verilen 9 Kânunuevvel 1327 (22 Aralık 1911) muharebesinde, hücum cephesi olarak Tobruk’un batı cephesi seçilmişken, bu kendi akıllarına yatmadığı için Tobruk’un doğusunda Nazure tepesini tercih ettiler. Hâlbuki batı cephesi kasabaya yakındı ve onların görüp ürktükleri gibi sağlam değildi. Bu cepheden sabaha karşı yapılacak bir baskınla derhal kasabaya, İtalyan kuvvetinin ordugâhına girilecekti. Fakat hayır, onlar yapacakları hareketin kendi akıllarına uygunluğunu alışkanlık edinmişlerdi. Nazure tepelerine taarruz, fikirlerini tatmin ediyordu. Bu taarruz oldu; gerçi Şeyh Müberri bu taarruzda şehit düşerek Nazure tepelerine taarruzun tercihi sebebini oğullarına ve öteki Urban’a anlatmış bulundu, fakat taarruz başarılı oldu. Ancak kendiliğinden harekette erlerin bu hareketi daha ileri götürmeye mani olduğu görüldü. Çünkü Urban, Nazure tepesine taarruz etti, bir mitralyöz bölüğünü mahvetti, tüfeklerinden de bir kısmını aldı ve işin bittiğine inanarak, ileri gitmek için verilen emrin fikri muhakemesine uygun olup olmadığını meydana çıkarmak için geçen dakikalarda, geriye gitmekte misal olanların hareketi etkili oldu.
Ve yine 3/4 Kânunusani 1327 (16/17 Ocak 1911) gecesi Derne’de doğu mıntıkasında İtalyanların yeni yapmaya başladığı bir istihkâma sabaha karşı tan vaktiyle beraber iki koldan bir baskın yapılacak ve icap ederse ana kısımla umumi bir taarruza geçilecekti.
Emirler verildi ve gece hareket edildi. Fakat kararlaştırılmış olan saat geldiği halde baskın kollarımızda hiçbir hareket görülmüyordu.
Bu sırada sağ kanat baskın koluna kumanda eden Teğmen Recep Efendi’den şu anlamdaki raporu alıyorum: “Emredilen yere geldik. Urban, hücum edeceği yeri ve muharebe edeceği kuvveti kendi gözleriyle görüp neticesine dair bir fikir edinmedikçe hücum etmeyeceklerini söylüyor ve güneşin doğmasını bekliyorlar.”
Tabiatıyla onların dediği gibi oldu. Fakat onlar düşmanı gördükleri gibi düşman da onları gördü. Süratle tedbir almaya başladı. Yakın, uzak kuvvetlerini, bataryalarını getirdi. Hücumda başarılı olunmadı. Urban’ın yarısı orda kaldı. Hâlbuki hücum edilecek yere nerden yaklaşılacak, hangi cephelere hücum edilecek ve hücuma nereden başlanacak; buralar evvelce uzun uzadıya ve özel olarak keşif ve tetkik edilmiş ve baskın kolları bu keşifleri yapan subayların ve küçük subayların kumandasına verilmişti.
Baskın kolunu teşkil eden her ferdin ayrı ayrı tetkik edip görmesine imkân ve yer yoktu. Onlar, kendilerini sevk ve idare edenlerin emirlerine itaat etmeliydiler. Lakin etmediler. Çünkü onlar bizzat fikir üretmeye ve sonra kendiliklerinden hareket etmeye başlamışlardı.”
Kaynakça:
2.”Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt: I, (1903 – 1915)”, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Ekim 1998, s:157-176.